23 Ocak 2006

gecikmis yazi 1: cemal tollu retrospektifi

RETROSPEKTİF Mİ DEMİŞTİNİZ? Son yıllarda dilimize bir sözcük pelesenk oldu: “Retrospektif”. Öyle ki, artık uysa da kullanıyoruz uymasa da. Bir sanatçının sergisi “retrospektif” olmadı mı pirim yapmıyor anlaşılan. Öylesine bir etiket konduruveriyoruz üzerine “retrospektif” diyerek. Tam da gösteri toplumuna yaraşır bir biçimde… Bu girizgâhımın nedeni, Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde açılan “Cemal Tollu Retrospektifi”. Daha doğru bir deyişle sergisi. Şöyle bir geriye gidecek olursak, 1996 yılında Galeri B’de bir Cemal Tollu Sergisi’nin düzenlendiğini hatırlarız. Bunun adının “retrospektif” değil; “sergi” olduğunu da… Ancak hemen eklemek gerekir ki, günümüz “retrospektif”lerinin büyük çoğunluğuyla karşılaştırıldığında aslında tam da “retrospektif” sözcüğünü hak eden bir sergiydi bu. Ne açıdan mı? Öncelikle bu “sergi”yi gezerken Cemal Tollu’nun Sanayi-i Nefise Mektebi’nden başlayarak son yıllarına kadar geldiği evreyi takip etmek mümkündü, pekala. Bunun yanı sıra sergiye eşlik eden, Adnan Çoker tarafından Nur Koçak ve Nevin Tollu’nun katkılarıyla hazırlanmış olan bir “sergi kitabı” bulunuyordu. Tollu’nun tüm dönemlerini, gruplar içerisindeki yerini, etkinliklerini inceleyen, yazılarını bir araya getiren ve geniş bir kaynakça sunan bir “sergi kitabı”. Diğer bir deyişle, “bir retrospektif kitabı”nda olması gerekenleri sunan bir kitaptı söz konusu olan. Sergideki çalışmaların da %90’ının –ki bu en iyi ihtimal- İstanbul Resim Heykel Müzesi’nden olmadığı bir sergiydi sözünü ettiğim… Gelelim Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nin “Cemal Tollu Retrospektifi”ne. %90’ı İstanbul Resim Heykel Müzesi’nden ödünç alınarak açılan bir “retrospektif”ten söz ediyoruz. Daha doğrusu, açılan serginin adına retrospektif diyoruz; fakat her ne hikmetse bir sanatçının gençlik dönemlerinden 3-5 desenini kalan eserlerin arasına, kıyısına köşesine balık istifi dizildi mi, serginin adı retrospektif olup bitiyor. Mekanın girişine, sanatçının biyografisini, Cemal Tollu gibi yazan bir sanatçı söz konusu olduğunda da yazılarından bir demet sunuluyor ve serginin adı bir anda “retrospektif” oluveriyor. “Retrospektif”in lâyıkıyla tamamlanması için bir de kitabının olması şart ya, onun da kolayı var: Dosyalarda kalmış eski yazılar çıkarılıp birkaç satır değiştirilip birkaç da yeni satır eklenip, satırlardan birinin tarih satırı olduğunu asla unutmayalım, arkaya da resimler dizildi mi, “retrospektif”imiz hazır oluyor. “Cemal Tollu Retrospektifi” de tastamam bu reçeteye uygun olarak hazırlanmış durumda. Reçete, bir süredir Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nin bellediği bir reçete, ne yazık ki. Fakat bu reçetenin tutmadığını belirtmek gerekli… Bir “retrospektif” açılıyorsa bu “retrospektif”ten beklentiler olduğunun unutulmaması gerekli. Ya da özelleştirerek söyleyeyim: “Cemal Tollu Retrospektifi”nin adı üzerinde “retrospektif” olmaması için günün koşullarına uyması gerekiyor(du). 1996’da açılan “sergi”, Cemal Tollu’yu sanat tarihi disiplini açısından ince eleyip sık dokuyan bir biçimde inceleyen bir sergiydi. Şimdiki “retrospektif” ise, bıraktım o “sergi”yi geçmeyi; ucundan dahi yanaşamıyor. “Bu ‘miş gibi olan retrospektif’ten ne beklenirdi?” diye sorarsak şayet, öncelikle bu tam 9 yıl önce Galeri B’de açılan sergiyi aşması gerekirdi. Bunu aşabilmesi için de, disiplinler-aşırı bir söylem üzerine kurulması kaçınılmazdı. Başka türlü ifade edersem, Tollu’nun yaşadığı dönemde, Cumhuriyet ideolojisinin ne kertede ve nasıl işlediği, Tollu’nun yapıtlarının bu çerçeve içinden konuşup konuşmadığı, kültür tarihi içinde nasıl bir yerde konumlandırılabileceği gibi daha da uzayıp gidebilecek olan sorulara yanıt arayan metinlerin eşlik ettiği bir sergiydi beklenen; tozlu raflardan indirilmiş dosyalardan çıkan metinlerin ısıtılıp önümüze konduğu metinlerden ibaret bir sergi değil… Cemal Tollu’nun sözde “retrospektif”i ardında birtakım sorular bırakmadı da değil, aslına bakacak olursak… Şöyle ki, bir sanatçının halihazırda bir müzede bulunan resimlerinin görülebilmesi için “sözde restrospektif”lere mi ihtiyacımız bulunmakta? Demek ki, müze bu denli işlevsiz bir durumda. Burada uykusundan uyanması gereken kurum, Yapı Kredi değil tabii!!! Yapı Kredi’nin uykusundan uyanması ya da silkinip kendine gelmesi gereken mesele, Kâzım Taşkent Sanat Galerisi’nde açılan sergilerin niteliği meselesi. Bir Joseph Beuys, bir Otto Dix sergileri açtıktan sonra yattığı kış uykusundan uyanması gerekiyor Yapı Kredi’nin. Tam da değişim rüzgarları yaşadığı bir dönemde… Yoksa bu “retrospektif”ler artık yutulmuyor!!!

ömer emre yavuz-mea culpa

Bu metin Ömer Emre Yavuz'un Proje4L Elgiz Güncel Sanat Müzesi'nde 20 Ocak-4 Şubat 2006 tarihleri arasında gerçekleşen "mea culpa" adlı sergisi için yazılmıştır. ÖMER EMRE YAVUZ’UN HEYKELLERİNDEKİ ARD ANLAMLAR ÜZERİNE Ömer Emre Yavuz’un heykelleri, ilk bakışta rastlantısal olarak ortaya çıkmış; kendini malzemenin doğasına bırakmış formlar gibi görünüyor. Ancak işin aslı böyle değil. Heykellerinin büyük çoğunluğunda hurda malzemeden yararlanan Ömer Emre Yavuz, bu malzemeleri olduğu gibi bir araya getirmiyor. Başka bir deyişle, bir hurdalığa girdiği zaman hangi malzemeyi nerede kullanabileceği, halihazırda zihninde tasarlanmış oluyor, Ömer Emre Yavuz’un… Onun yaptığını, var olan hazır nesneleri bir araya getirmek gibi bir tanımlama yanlış bir tanımlama olacaktır. Zira Ömer Emre, heykelin ya da form tarihinin kökeninden yola çıkıyor. Mezopotamya, Mısır, Anadolu uygarlıklarında, aslında sanat yapıtları olmayan formları temel alıyor ve onları günümüz insanını bir metafor olarak işleyecek şekilde birer sanat yapıtına dönüştürüyor. Bu dönüştürme işlemini kavrayabilmek için, bazı kavramlar üzerinde durmak gerekli. Bu kavramlar arasında en temel olanları ise, “erk” ve “zaman”. “Bir Mısır sfenksini ele alalım”, diyor Ömer Emre Yavuz. Form açısından bakıldığında durağan bir form sunan sfenksin yapılış amacı nedir? Firavunun erkini temsil etmek. Günümüze gelecek olursak; erkler, her zaman olduğu gibi yine mevcut; fakat bu kez bir firavun gibi durağan değiller. Zira erkler artık her yerde karşımıza çıkıyorlar. İktidardan gündelik yaşamımızdaki en ince ayrıntıya kadar inen bir erkler sisteminin içinde yaşıyoruz. Dolayısıyla firavunlar artık durmuyor; iktidarın başındalar, iletişim ve medya onlardan soruluyor, hatta öyle ki, sokakta dahi firavunlar ya da onların temsil ettiği “erk”ler peşimizi bırakmıyor. Öte yandan da zaman akıp gidiyor; artık durağan bir zamandan söz etmemiz mümkün değil ve bunu da en iyi Marshall Berman’ın Marx'tan ödünç deyişiyle, “Katı Olan Her şey Buharlaşıyor” sözüyle açıklamamız mümkün, belki de... Dolayısıyla da günümüz erkleri bir firavun gibi temsil edilemiyor artık. Buradan hareket ederek, zamanın gerektirdiğini, o erkleri en iyi temsil edebilecek olan malzemeyi bulup çıkarıyor Ömer Emre Yavuz: Hurda malzeme… Bu açıdan bakıldığında, hurda malzemenin iki türlü dolaşıma girdiğini düşünmek de mümkün görünüyor. Bu malzeme, öncelikle günümüzü, akıp giden zamanı temsil edebiliyor. İkincisi ise, bu devingen zaman karşısında adeta hurdaya dönmüş olan günümüz insanının, insanlığının durumunu, temel problemlerini…. Bu noktaya geldikten sonra, Ömer Emre Yavuz’un heykellerini, Roland Barthes’ın günümüz mitlerine ilişkin görüşlerinden ayrı tutmak imkansızlaşıyor adeta. Barthes’ın, günümüz mitlerinin her ne kadar kültürel ve tarihsel zemine otursalar da, kaçınılmaz bir biçimde, olağanüstü bir güç sistemi tarafından oluşturulduğunu ve bu güç sisteminin imgelerin, sanat pratiklerinin anlamlarını da belirlediğini, mitlerin bir tür iletişim sistemi, birer kodlar sistemi olduğunu öne süren görüşlerini zihnimizin bir köşesinde tuttuğumuzda görüyoruz ki, Ömer Emre Yavuz’un heykelleri tastamam bu çerçevenin içerisinde duruyor ve bu çerçevenin içerisinde günümüz insanının kimi zaman parçalanmışlığını, kimi zaman erkler karşısında ezilmişliğini, kimi zaman da bu erkler tarafından melezleştirildiğini, birer hybrid haline dönüştürüldüğünü dile getiriyor. Dolayısıyla Yavuz’un heykelleri, anlam tabakalarıyla örtülüler ve anlamlandırılmaları için izleyiciyi zihinsel bir aktiviteye davet ediyorlar. İzleyici, N.Hartmann’ın anlam tabakalarını birer birer ayıkladığında karşısında kendine dair olan en temel problemi buluyor: “İnsan ve insanlık”… Burcu Pelvanoğlu, 2005.